Davranışların evolusyonu

Yaşamsal önemde olan davranışlar amigdalada kaydedilerek, genlerle olmasa da bir hard disk kaydı şeklinde geleceğe geçebilirler. Dawkins’in ‘memetiks teorisi’ne katılıyorum. Yaşamsal önemde olan davranışların amigdalada kaydedildiğine, genlerle olmasa da bir hard disk kaydı şeklinde geleceğe geçtiğine inanıyorum. Richard Dawkins de ‘kültürel evolüsyon’u açıkladığı memetiks kavramında bu gerçeğe başvuruyor.

Dawkins’in ‘memetiks teorisi’ne katılıyorum. Katılıyorum çünkü öğrenilmiş davranışlar genlerin değişimi ile yazılıyor. Her ne kadar bu yazılım bir sonraki nesle geçmiyor olsa da…Ancak yaşamsal önemde olan davranışların amigdalada kaydedildiğine, genlerle olmasa da bir hard disk kaydı şeklinde geleceğe geçtiğine inanıyorum.Dawkins de ‘kültürel evolüsyon’u açıkladığı memetiks kavramında bu gerçeğe başvuruyor.

Buna doğadan bir örnek vermek istiyorum.

Kartal yavruları 52 günde yumurtadan çıkıyor. Baba kartal 49 gün boyunca avlanarak yuvada kuluçkaya yatmış olan anne kartalı besliyor. Yumurtaların çatlamasına 3 gün kala, anne kartal avlanmak üzere havalanıyor.

Yumurtaların göz ucuyla korunması görevi baba kartalın oluyor. Anne kartal bir av ile geri dönüyor. Getirdiği avı, gözleyebileceği ve mutlaka güneş gören bir yere yerleştirip tekrar kuluçkaya yatıyor.

Güneş altındaki avı gözlemeyi sürdürüyor ve hatta arada bir onu ters-yüz ediyor. Yavruları doğduğunda, onları 3 gün güneş altında beklettiği av ile besliyor.

Çünkü kartal yavruları ilk günler taze et hazmedemezlermiş.

Çocukları bilgisayar başından kaldırmaya çalışmalı mıyız?

‘Anne olmak’ doğal bir olay. Ancak ‘annelik’ öğreniliyor.

İlk kez anne olan kartal, bu davranışları kimden öğreniyor? Nasıl öğreniyor?

Bu davranışlara başvurmayan anne kartalın yavruları güneşte bekletilerek hazmı kolaylaştırılmış yiyecek bulamazlarsa ne olur?

Bu yaşamsal davranışlar genlere kodlanmıyorsa, nesilden nesile geçişleri öğrenememe riskine karşı nasıl korunuyorlar?

Genlere kodlanmıyorlarsa bir sonraki nesle aktarılmalarında rol oynayan sistemler nedir?

İşte bu soruların yanıtını kültürel evolüsyonu açıklamaya soyunmuş olan Dawkins, ‘memetiks teorisi’ ile arıyor.

Bizlerin çocukluğu ile çocuklarımızınki birbirine benzemiyor ve şüphesiz ki torunlarımızınki de benzemeyecek.

Nesiller, kültür birikimlerini bir sonraki kuşağa aktarıyorlar. Böylece tıpkı organizmalar gibi davranışlar da gelişip değişiyor.

İşte bu nedenle, davranışların evolüsyonu bana mantıklı geliyor. Bu nedenle de çocukları bilgisayar başından kaldırmaya çalışmanın gereksiz, yersiz ve boşuna olduğunu düşünüyorum.

Toplumdaki genel eğilimlerin engellenmek yerine açıklamalarının bulunması gerektiğini kabul ediyorum. Kültürel evolüsyona yetişmenin ancak bu şekilde olabileceğine inanıyorum.

Lafı döndürüp dolaştırıp getireceğim yer esasında burası da değil. Benim içinden çıkamadığım bir başka aralık var.

Kültürel evolüsyon içinde değişip farklılaşmış bir genç kadını ele alalım. Çok zeki olsun. Fakülteler bitirmiş olsun. Yüzlerce kişiyi yöneten olsun. Her yanı dijital olsun. Sağa bak para sola bak pul, yukarı bak hizmetçi aşağı bak halayıklar olsun. Bu arada anne de olsun.

Kültürel gelişimden olağanüstü yararlanan hayalimizde yarattığımız bu annenin kucağına, genetik materyali en az 200.000 yıldır değişmemiş Homo Sapiens bebeğini koyalım.

Esasında 200.000 yıl öncesinden bir bebek hayal etmeye de gerek yok. Avustralya yerlilerinden bir bebeği annenin kucağına versek de olur.

Çünkü kültürel evolüsyondan henüz bi haber Aborjin bebeğin genleri ile hayalimizdeki annenin bebeğinin genleri arasında hiçbir fark yoktur.

Her iki bebeği de alsak, bugünkü kültürde yetiştirsek, ikisinin de akademik yaşam yarışını kazanma şansı bire bir eşittir. Tıpkı 5.000 yıl önce Mısır piramitlerini çizen mimarın öne çıktığı yarışta olduğu gibi.

Anneyi ve bebeğini bir kez daha gözlerimizin önüne getirelim.

Bebek doğası gereği annesinden beslenmeyi, altının temizlenmesini, sallanarak ya da emerek uyutulmayı talep edecektir.

Oysa yönetici anneyi bunları yaparken hayal bile edemeyeceğiz.

Doğal olarak hergün tekrarlayan bu herkesin yapabileceği sıradan ve ‘banal!’ davranışları, üretici ve yaratıcı gelişmiş bir beynin bizzat kendisinin yapmasının gerekli olduğu savını kabul edebilmesi mümkün olamayacağı gibi, ondan bunu beklemek de yıpratıcı olacaktır. Üstelik bu davranışları yerine getirebilecek daha az üretici ve yaratıcı beyinleri olanlar varken.

Sonuç olarak, üç gün, beş gün bu işler dadılara mürebbiyelere bırakılacak. Fakat bebeğin anneye bağlanma süreci işleyecek ve sonunda içine ‘şeytan’ girmişçesine bebeğin annesini talepleri taciz boyutuna ulaşacaktır.

Bebek geceleri sayısız kereler uyanmaya, annesi yatağına gelmedikçe avazı çıktığı kadar ağlayarak uyumamakta direnmeye, başkalarının değil ama annesinin ve onu annesinden ayırdığını var saydığı diğerlerinin saçını başını yolmaya, çimdirmeye, hiçbir şeyi anne vermedikçe kabul etmemeye başlayacaktır.

Özetle bebek, annesizliğe aşırı tepki gösterecektir.

NOT: “Her bebek bu duruma tepki gösterir” diye bir genelleme yoktur. Burada bahsettiğimiz, bu tepkiyi yaşayanlardan alınmış gerçek öykülerin sadece kısa bir özetidir.

Biz annemize devam edelim. Hipotetiko-dedüktif düşünce yeteneği gelişmiş, entellektüel annemiz bebeğinde sonradan ortaya çıkan bu davranışları olmaması ve hatta engellenmesi gereken ‘anneye bağımlılık’ olarak nitelendirir ve onun kendinden daha da koparılması gerektiği kanaatine varır.

Oysa gerçek, onun düşünce sisteminin algılamakta olduğunun tam tersidir.

Kucağındaki kendinden çok farklı bir canlıdır. Her ne kadar kültürel evolüsyondan yararlanmış bir annenin bebeği olsa da genetik materyali şimdilik ilkeldir.

Anne bu ilkelliği kendi gelişmişliği ile bağdaştıramadığından, bebeğinin davranışlarını açıklamaya çalıştığı hipotezi de, dedüksiyonu da yetersiz ve gerçekten uzak olacaktır.

Anne, bebeğin doğal bir gelişme süreci olan ve dolayısıyla desteklenerek korunması ve doyurulması gereken anneye bağlanma davranışlarını; patolojik olan anneye bağımlılık davranışları şeklinde yorumlayarak, ‘onları yok etme gerektiği’ şeklinde hatalı bir sonuca varmaktadır.

Bu durum bebeğiyle olan anne-çocuk ilişkilerini bozmaya devam edecek, bebekteki taciz davranışları pozitif kısır döngü içinde artarak sürecek ve bebekteki olumsuz izleri yaşam boyu kalıcı olacaktır.

Buradaki esas mesele; bebeğin anneye bağlanma sürecinin doyuma ulaşmasını korurken anneyi gelişmiş yaşantısından koparmadan yani bebeğini bezletmeden, koynunda uyutmadan, ona dokunmadan, kokusunu duyurmadan çalışmalarını sürdürebilmesine, yurt dışı seyahatlerine devam edebilmesine olanak yaratabilmek olmalıdır.

Ama öncelikle anneyi, olumsuz olarak yorumladığı bebeğinin davranışlarının doğal bir süreç olduğuna ve hatta doyurulması gerektiğine inandırmak şarttır.

Bunun için doğaya dönmek ve bir örnekle işe başlamak doğru olabilir.

Bitkiler güneşe göre hareketlerini yani davranışlarını değiştirirler. Örneğin, güneşe dönerler ya da sonbaharda yapraklarını dökerler.

Buraya kadar olan, bu doğa olayının bizim görebildiğimiz kadarıdır. Bu görünürdeki gözleme dayanarak yapacağımız yorumumuzu sadece gördüğümüzle sınırlarsak güneşin, bitkinin davranışlarını belirlemekte olduğu sonucuna varırız.

Yani, bitkinin davranışlarını güneş belirlemektedir. Oysa bilimsel çalışmalar, bitkilerin iç saatlerinin güneş ışınlarından önce güneşin izleyeceği yolu bilebilmekte olduğunu göstermektedir.

Her bitkinin dünyadaki konumuna göre güneşin doğup batacağı tan yeri ve seher vaktini yıl dönümü içinde bilen sistemleri mevcuttur. Tıpkı insanın uzun yolculuklar sonucu şaşan iç saatindeki jet-lag’de olduğu gibi.

Bitkinin dünya üzerindeki konumu mevcut genetik sistemlerinin belirlediği güneş saatinden farklı bir yere değişirse, bitki bu yeni konumu algılayacak yeni kayıtlar geliştirmek zorundadır. Aksi halde, yaşamı tehlikeye girer.

İşte memetiks, bu geçici değişimlere ayak uyduran sistemlerin izini aramaktadır.

Çevresel uyaranlara göre hareket ettiğimiz yani davrandığımız kesin.

Bu tip etkileşime, dış etki anlamında ‘bottom-up effect’ deniyor. Ancak daha uyaran yokken dahi davranışlarımızın izini takip eden iç dinamiklerimizin olduğunu hatırlamakta yarar var ki, buna da ‘top-down effect’ deniyor.

Tıpkı yukarıdaki bebeğin annesinin yokluğuna verdiği ‘yeter artık sensizlik’ çığlığında olduğu gibi.

Bu iç sistemler gün ışığına çıktıkça, gördüğümüz kadarını düz mantıkla yorumlarken düşeceğimiz hataları en aza indirmenin formülünün doğayı izlemeyi bilmek olduğu gerçeği hiçbir zaman şaşmıyor.

Her zamanki gibi şanslı kalınız…

Prof. Dr. Sahiba Paktuna Keskin

Hürriyet Aile

Reklamlar