“Aşk hormonu”nun karanlık yönü

“Aşk hormonu” ya da “kucaklaşma kimyasalı” olarak ünlenen oksitosinin hiç de sanıldığı gibi içimizdeki melekleri uyandırmadığı, ya da dünyanın dert ve sıkıntılarına deva olmadığı ortaya kondu.

 ‘Aşk hormonu’ ya da ‘kucaklaşma kimyasalı’ olarak ünlenen bu kimyasal, insanın doğasıyla ilgili hemen hemen tüm olumlu özelliklerle bağdaştırılır. Oksitosinin en ufak bir esintisi bile kişiyi çok daha güvenilir, çok daha anlayışlı, çok daha verici ve işbirlikçi kılmaya yeter.

Şimdi bu toz pembe görüşü yeniden gözden geçirmenin zamanı. Yeni bir dizi araştırma oksitosinin hiç de sanıldığı gibi içimizdeki melekleri uyandırmadığını, ya da dünyanın dert ve sıkıntılarına deva olmadığını ortaya koyuyor.

Oksitosinin yarattığı etkiler kişiye ve koşullara göre büyük farklılıklar gösteriyor; oksitosin sayesinde toplumsal etkileşimlerin daha iyiye gidebileceği gibi, daha kötüleşebileceği de görülüyor.

Anlaşıldığı kadarıyla, “aşk hormonunun” karanlık bir yönü de var ve bu yönü yeni yeni gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Oksitosinle ilgili araştırmalara öncülük eden Freiburg Üniversitesi uzmanlarından Markus Heinrichs, “Oksitosin herkesi mutlu ve sokulgan kılan mucize ilaç değil,” diyor.

Oksitosinin artıları

Oksitosin hormonunun toplumsal etkisi ilk kez hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda fark edildi. Bu hormon tek eşli kır sıçanlarında sevgi bağlarının pekişmesine, dişi koyunlarda annelik duygularının körüklenmesine yardımcı oluyor. Doğurma sürecinde insanlar da oksitosin salgılıyorlar ve bu hormon anne ile bebeği arasındaki sevgi bağını güçlendiriyor.

Oksitosinin insanlarda çok daha kapsamlı bir rol oynadığı, ancak 2005 yılında, Heinrichs ve arkadaşlarının gönüllülerden hiç tanımadıkları ve dürüstlükleri konusunda herhangi bir güvenceye sahip olmadıkları kişilerle yatırım yapmalarını istedikleri bir deneyin sonucunda ortaya çıktı. Araştırmacılar kendilerine önceden burun spreyi ile oksitosin koklatılan katılımcıların kendilerine plasebo verilen deneklere kıyasla çok daha fazla para yatırdıklarına tanık oldular.

Tüm bu veriler, hep birlikte ele alındığında oksitosinin tüm dünyada toplumsal yapımızın olumlu yönlerini geliştirdiği görüşünü doğurdu.

Acılardan zevk alma

Derken, birkaç yıl önce, tam tersi bulgular ortaya çıkmaya başladı. Hayfa Üniversitesi’nden Simone Shamay-Tsoory oksitosinin güven ve cömertlik vermesinin yanı sıra, kıskançlık ve başkalarının acılarından zevk alma gibi duyguları da körükleyebileceğini ortaya koydu. Deneklere kumar oynatıldığında oksitosin hormonunu soluyanların öteki oyuncuları yendiklerinde çok daha fazla böbürlendikleri, durum tersine döndüğünde bu kişilerin çok daha şiddetli kıskançlık belirtileri sergiledikleri görüldü. Oksitosinin toplumsal davranışları güçlendirebildiği gibi, antisosyal davranışı körükleyebileceği de açıkça ortadaydı.

Oksitosinin etkisi bu kadarla da kalmıyor. Bu hormon kişinin yapısına göre çok ters etkiler de yaratabiliyor. Mount Sinai Tıp Fakültesi uzmanlarından Jennifer Bartz önderliğindeki araştırmalar oksitosinin duyguları okuyabilme yetisini güçlendirdiğini, ancak bu durumun öncelikle toplumsal becerileri pek gelişmemiş kişiler için geçerli olduğunu gözler önüne seriyor.

Elde edilen bulgular oksitosinin özellikle kaygılı ve reddedilmekten korkan kişilerde güven ve yardımlaşma duygusunu gerçekte azalttığını da ortaya koyuyor. Söz konusu hormon belleklerimizde bile farklı değişimlere yol açabiliyor. Kişisel ilişkileri güvenli olanların anneleriyle ilgili çok daha sevecen duygular beslemelerine yardımcı olan oksitosin, toplumsal açıdan huzursuz olan kişilerin annelerini sevecenlikten uzak ve mesafeli kişiler olarak anımsamalarına neden oluyor.

Oksitosinin yarattığı etkiler kişinin kültürüne göre de değişiyor. Bu hormonun davranışları etkilemesine neden olan biyokimyasal yolaklar henüz tam olarak bilinmemekle birlikte, sürecin hormonun sinir ve üreme sistemlerinde bulunan ve OXTR geni adı verilen bir proteine ilişmesiyle devreye girdiği biliniyor. Genin A’dan G’ye uzanan DNA harflerinden birindeki bir değişim insanları toplumsal açıdan daha duyarlı kılıyor. G-taşıyıcıları genelde daha anlayışlı ve daha girişken oluyorlar. Bu kişiler dertli olduklarında dostlarına daha çok sığınıyorlar, ancak bu durum yalnızca bu tür dostlukların yaşandığı toplumlar için geçerli.

Bir başka buluş da oksitosinin yarattığı etkilerin etkileşime girdiğimiz kişilere göre değiştiği.

Amsterdam Üniversitesi’nden Carsten de Dreu da oksitosin koklayanların kendi vatandaşlarına karşı çok daha güvenli ve işbirlikçi davrandıklarını, oysa başka uluslardan gelen insanlardan benzer davranışları esirgediklerini ortaya koydu. Bu kişilerin kayırmacı bir tavır sergiledikleri de görüldü. De Dreu’ya göre, oksitosin gelişigüzel bir iyi niyeti körüklemek yerine önyargıları ya da yanlılığı güçlendiriyor.

Bu tür inceliklerin belirtilerine başından beri rastlanmaktaydı. Kısa bir süre önce Bartz mevcut tüm araştırmaların hemen hemen yarısının oksitosinin yalnızca belli kişilere ya da belirli durumlara egemen olduğuna işaret ettiğini ortaya koydu. Bir zamanlar göz ardı edilen birtakım bulgular giderek çok daha farklı anlamlar kazanmaya başlıyor.

Oksitosinin temel işlevi

Bartz’a göre oksitosin hormonunun etkilerini anlamanın püf noktasını onun bitmez tükenmez etkilerini saymak yerine, temel işlevini belirlemek oluşturuyor. Oksitosin kaygı ve korkunun azalmasına yardımcı olabilir ya da insanları toplumsal bağlantılar kurmaya itebilir ki, bu da sonuçta güveni ve yardımseverliği körükleyebilir, ama aynı zamanda da oksitosini içine çekenlerin neden kendilerine benzer kişilere yöneldiklerine ve toplumsal dışlanmadan ürken insanlara hormonun neden bir çözüm getirmediğine de açıklık kazandırabilir.

Oksitosinle ilgili öykünün giderek daha karmaşık bir niteliğe bürünmesi hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Ahtapotlardan koyunlara tüm canlılarda var olan bu hormonun evrimsel kökleri yarım milyar yıl öncesine uzanıyor. Hayvanlar üzerindeki ilk araştırmalara önderlik eden Illinois Üniversitesi uzmanlarından Sue Carter,’Oksitosin, emzirmeden toplumsal davranışa, çok farklı işlevleri üstlenen son derece basit ve eski bir molekül. Bu hormon beynin amigdala gibi ilkel bölümlerini etkilediğinden, etkilerine hemen hemen her yerde tanık olunabiliyor,’ diyor.

Türkçesi: Rita Urgan

Kaynak: New Scientist, 11 Şubat 2012

Reklamlar