Denizli’de Kocabaş köyü yakınlarında bulunan Homo erectus kalıntısı 500 bin yaşında

Bir zaman makineniz olsaydı ve bundan aşağı yukarı yarım milyon yıl öncesine, Denizli’nin Kocabaş köyünün yakınlarındaki travertenlerin civarına gitseydiniz, biraz da şansınız varsa, uzaktan bakıldığında modern bir insanı andıran iki ayağı üzerinde dimdik duran bir figürü…

Bir zaman makineniz olsaydı ve bundan aşağı yukarı yarım milyon yıl öncesine, Denizli’nin Kocabaş köyünün yakınlarındaki travertenlerin civarına gitseydiniz, biraz da şansınız varsa, uzaktan bakıldığında modern bir insanı andıran iki ayağı üzerinde dimdik duran bir figürü seçebilirdiniz. Yakınına gittiğimizde kendi türümüzde olamayacak kadar çıkık bir alnı olduğunu fark ederdiniz hemen. Muhtemelen, geniş ve kuvvetli çenesi ve bizim dişlerimizden iki kat daha büyük olan dişleri sizi biraz ürkütürdü. İçinizde antropolog olan varsa belki bu gördüğünüz bu canlının bu dünyada iz bırakmış canlılar arasında bize evrimsel olarak en yakın türlerden birisi olan ‘homo erectus’ (dik duran insan) olduğunu anlardı.

Muhtemelen, çok daha fazla doğanın içinde yaşadığından, o sizin geldiğinizi çok önceden fark etmiş, bir eli mızrağında, tetikte sizi bekler olurdu. O da sizi anlamlı bakışlarla inceler, tehdit oluşturup oluşturmadığınızı anlamaya çalışırdı. Ama biraz daha yaklaşsaydınız, bir şeylerin ters olduğunu anlardınız. Karşınızda duran bu kuvvetli görünüşlü canlının renginin solukluğunda, gözlerinin kızarıklığında içini kemiren bir hastalığa yakalandığını ve ölmekte olduğunu tahmin ederdiniz. Anadolu’da şu ana kadar bulunan en yakın akrabamızın, bizim de başımıza türlü çoraplar ören bir hastalığın pençesinde ölmekte olduğunu öğrenmek içinse yarım milyon yıl sonrasına, bugüne geri dönmeniz gerekiyor.

Bir fosilin biyografisi

Bugün biliyoruz ki, bu canlı tam o noktada öldü ve bedeni yüzbinlerce yıl üzerine biriken karbonat minerallerinin altında yavaşça çürüdü, suyun dayanılmaz gücü ile eriyen kemiklerin bir kısmı parçalandı ve dağıldı. Bazı kısımlar, travertenlerin arasındaki basınca dayanamayıp ezildiler. Dört-beş kafatası parçası ise, içlerine dolan minerallerin geri kalan kısımları taşlaştırmasıyla zamana meydan okudu ve bugüne kadar birçok turistin Pamukkale’de hayran olduğuna benzer travertenlerin arasında bekleyip durdular. Sonunda bir Türk mermer firmasının çalışanları bu insansı canlının kalıntılarına rastladı. İlk tepkileri ne oldu bilinmez, ancak normalin dışında bir buluntu olduğu açık olan fosilleri müdürleri Galip Vurdaal’a götürdüler. Galip beyde çok isabetli bir sezgi ile buluntuları Denizli ve Ankara Üniversitelerine, Türkiye Jeolojik Mirası Koruma Derneği’ne, dünyadaki en önemli fiziksel antropoloji bölümlerinden birisini bünyesinde bulunduran Texas Üniversitesi’ne, Almanya’nın Georg-August Üniversitesi’ne ve de Avrupa’daki en önemli doğa bilimleri müzelerinden olan Paris Ulusal Doğa Müzesi’ne mensup olan bilim insanlarından oluşan bir ekibe teslim etti.

Bu ekibin çalışmalarının ve topu topu beş parça kemiği incelemenin ne kadar zor olduğunu, ancak bir fiziksel antropologsanız bilebilirsiniz. Öncelikle bu kemik parçaları, insanın sinirini bozacak kadar hassas bir şekilde temizlendi. Daha sonra, göz çukurlarının üzerindeki çıkıntının boyutundan, kafanın üstündeki eğriliğe kadar onlarca hassas ölçüm yapıldı ve bu ölçümlerin doğruluğundan emin olmak için defalarca tekrarlandı. Antropologlar bunların üzerinde çalışırken, jeologlar oldukça gelişmiş teknolojiler kullanarak fosilin buluntu yerinin ayrıntılı fiziki haritasını çıkarıyor ve daha da önemlisi bu canlının mezarını oluşturan traverten katmanının yaşını hesaplıyorlardı. Belki daha da zoru, bütün bu verilerin biraraya toplanması ve canlının biyolojik özelliklerinin, mesela beyin hacminin, yaşının ve cinsiyetinin bulunmasıydı. Sonrasında ise dünyanın dört bir yanından toplanan yüzlerce fosille karşılaştırılması gerekiyordu yeni buluntunun.

Bütün bunlar yapıldıktan sonra ortaya bilim dünyası için çok ilginç olsa da, aslında acıklı bir hikâye çıktı. Anadolu’nun bilinen ilk ‘homo erectus’u gençlik yıllarında ölmüştü. Kahramanımızın modern insana kıyasla daha küçük olan beyninin yine de şu anda yaşayan en yakın akrabamız olan şempanzeden çok daha büyük olduğu zaten biliniyordu önceki fosillerden. Bu bize benzeyen canlılar alet yapıyor, muhtemelen ateşi kontrol ediyor, sofistike sosyal gruplar içinde yaşıyor ve kimbilir belki de konuşuyorlardı. Bu türün Afrika’da başlayan serüveni, batı Anadalu’nun travertenlerine kadar uzanmış ama orada bitmemişti. Muhtemelen, mensup olduğu türün torunlarının oluşturduğu evrimsel kollardan birisi yüzbinlerce yıl sonra bizi, modern insanı oluşturacaktı.

Tanıdık bir düşman

Antropologlar, kafatasını incelerken, bu konuda eğitimli olmayan birisinin gözünden rahatça kaçacak küçük patolojik şişlikler saptadılar. Daha sonra bu şişliklerin yüzeyinin düzlüğünden, boyutuna kadar bir dizi ölçümden sonra, bu patolojinin sorumlusunun beyne yerleşen verem mikrobu olduğuna karar verdiler. Dünyada bilinen ilk verem vakasını saptamışlardı. Tarih boyunca milyonlarca, belki de milyarlarca insanı öldürmüş, günümüzde bile milyonlarca insanın yakalandığı bu bakteriyel hastalık, bizim türümüzle çok eskiden beri birlikte yaşıyordu.

Horasan’ın o zamanki entelektüel zenginliğinden beslenen İbn-i Sina, bundan 1000 sene kadar önce veremin bulaşıcı olduğunu ilk defa gözlemlemiş ve karantina yöntemleri önermişti hastalığın önüne geçmek için. Veremin tam olarak neden ortaya çıktığı ancak İbn-i Sina’dan 800 yıl sonra, o zaman İngiliz işgali altından olan Mısır’ın İskenderiye kentinde örnekler toplayan bir Alman’ın, Robert Koch’un sayesinde anlaşılacaktı. Topladığı örneklerden aldığı bakterileri laboratuar ortamında büyütüp inceleyerek verem mikrobunu, bilimsel ismi ile ‘mycobacterium tuberculosis’i tanımlamayacaktı. Bu buluşla bir aşının ve de antibiotiklerin geliştirilmesi çok uzun sürmedi ve 1980’lerde dünyada, özellikle Batı’da veremin kökü kazınmış görünüyordu. Ancak, tam da o sırada bilinen antibiyotiklerin öldüremediği verem türleri ortaya çıkmaya başladı. Ne yazık ki verem vakaları son 20 yıldır bütün dünyada yavaşça artmaya devam ediyor. Anlaşılıyor ki, Denizli’deki ‘homo erectus’u öldüren verem mikrobu, yüzbinlerce yıldır, türden türe atlayarak, kendi içinde evrimleşerek, hasta ettiği canlıların bağışıklık sistemlerini aldatmak için türlü oyunlar geliştirerek soyunu sürdürdü ve insanla tutuştuğu yarım milyon yıldır süren savaşı kolay kolay bırakmaya niyetli değil.

Evrimsel süreç son derece karmaşık yollar üzerinden ilerliyor. Anadolu’nun travertenlerine sıkışmış bir kafatasını çalışan Texas’taki antropologlardan, İbn-i Sina’ya, Ankara Üniversitesi’nin loş koridorlarında dersine koşturan öğretim görevlisinden, şu anda Amerika’nın yüksek teknoloji ile güvenlik altına alınmış laboratuarlarında, verem bakterisinin içine girerek onu yok eden bir virüs geliştirmeye çalışan doktora öğrencisine kadar bütün bilim insanları, evrimsel geçmişimizin bu karmaşık sırlarını çözmeye çalışıyor. Amerikan Fiziksel Antropoloji dergisinde bu yılın başında basılan ve Anadolu’nun ilk homo erectus’unu ve ne yazık ki dünyanın ilk verem vakasını ortaya çıkaran araştırma bu çabanın en son halkalarından. Bilmeliyiz ki, geçmişimizdeki bu sırları çözebilme yeteneğimiz, sadece geçmişimizi öğrenmemiz için değil, insanlık olarak geleceğimize yön verebilmemiz, için de önemli ve elimizdeki tek gerçek zaman makinesi bilim.

ÖMER GÖKÇÜMEN: Pennsylvania Üni., doktora

Radikal

Reklamlar