Üniversitenin ‘üniversite’yi bitirişi: Üniversitenin evrim kuramı karşıtlığı!

Üniversiteler bir bir kabuk değiştiriyor. Hemen her gün, bir üniversite “üniversite”yi bitirişinin örneğini veriyor. Bu tür olayları yakından izleyip yorum yapmak bile, olayların ard arda gelmesi nedeniyle, mümkün olmuyor. AKP yükseköğretim yasasını değiştirmeden bu bitirişler yaşanıyorsa, siz bir de yasa değişikliği sonrasını düşünün!
Üniversitenin ‘üniversite’yi bitirişiyle ilgili olarak geçen ay sonunda yaşanan en çarpıcı olay, tam da üniversitenin olmazsa olmaz niteliğiyle, bilimselliğiyle, ilişkili oluyor.

Bilindiği gibi üniversitelerde, bilimsel bilgi üretiliyor, tartışılıyor, paylaşılıyor ve öğretiliyor. Bilimsel yöntemlerle üretilen bilgi, gözlemlenebilen, denenebilen, eleştirilebilen ve bilimsel yöntemle yenilenene değin geçerliliği kabul edilen bilgi oluyor.

İnanç ise bilimsel yöntemle üretilen bilgiye değil de, nakledilen bilgiye dayanıyor. Nakledilen inanç bilgisi, gözlemlenemiyor, denenemiyor, yenilenemiyor, öyle olduğu söylendiği için inanılan ve de yüzyıllardır değişmeyen bir bilgi oluyor. İnananlar tarafından genelde eleştirilmiyor; inanmayanlar da, inançlara saygı adına eleştirmekten kaçınıyor.

Bilimsel bilgi, kişinin inancına, cinsiyetine ve etnik kökenine bakmaksızın herkes için ve her yerde geçerli oluyor. Türkiye’de de, Patagonya’da da, Papua Yeni Gine’de de, Hıristiyan dünyasında da, Müslüman mahallesinde de, dini inancı olmayanlar arasında da.

İnanç bilgisi ise, bilimsel bilgi gibi değil, yalnız o inanç grubu için geçerliliğini koruyor. Göksel dinler, tek tanrıdan geldiklerine inanıldığı halde, pek çok ortak noktaları olsa da, birbirinden farklı inanç alanlarını içeriyor.

Bilimsel bilgi, insanın kendisini ve doğayı gerçekçi bir biçimde anlamasına yardımcı oluyor. Bilimsel bilgiler edinen kişinin özgürleşmesi, gerçekleri kabullenmesi, başkalarıyla iş ve güç birliğine girmesi kolaylaşıyor. Bilimsel bilgi edinenlerin gerçekçi olma, geleceğe dönük olma, geleceğe umutla bakma, gerçeği arama, sorunları sağlıklı olarak belirleme ve onlara geçerli çözümler bulma olasılığı da artıyor.

İnançlarına göre hareket eden, bilimsel bilgilere göre hareket eden kimseler kadar gerçekçi olamadığı gibi istenmeyen/benimsenmeyen durumlara karşı da pek ses çıkarmıyor. İnançları öne çıkaran, farkında olmasa da, bilimsel olamamanın sıkıntısını her zaman yaşıyor. Bilimsel bakış kazanan, bilime ve kendine daha çok güvenip gerçeği itici güç olarak kullanabiliyor. İnanca ağırlık veren ise gerçekler karşısında genelde “Kader” deyip boyun büküyor; ses çıkarmıyor. Bu kadercilik, bu teslimiyetçilik, emek sömürücülerinin-küresel sömürgenlerin işine geliyor. İnançların güçlenmesi onların sömürülerinin yoğunlaşmasını kolaylaştırdığı için, sömürünün çoğaldığı her yerde inanç vurgusu artıyor.

Bilimsellik otomatik olarak anadan-babadan çocuğa geçmiyor. Bilimsel konuların benimsenmesi, bilgi edinerek, gözlemleyerek, yaşayarak, öğrenilenlerin irdelenip akıl süzgecinden geçirilmesiyle gerçekleşiyor. Oysa, çocuğun inancını ana-babanın inancı belirliyor. Nasıl oluyorsa Müslüman ana-babanın çocuğu Müslüman, Hıristiyan ana-babanın çocuğu Hıristiyan ve Musevi ana-babanın çocuğu da Musevi oluyor. Ana-baba farklı inançlarda olduğunda bazı dinlerde babanın dini, bazısında da ananın dini belirleyici oluyor. Çocuk, ana-babasından geçtiği kabul edilen inancını değiştirmeye kalksa, pek çok yerde, anası ağlıyor.

Bilimsel tutum ve anlayışlar genelde kimseye dayatılmıyor, kimseye zorla ya da çeşitli yollarla kabul etttirilmeye çalışılmıyor. Bilimsellik için kimse kimseyi cezalandırmaya ya da öldürmeye kalkmıyor.

İnanç öne çıkarıldığında ise, dayatma da başlıyor, mahalle baskısı da. Hatta inançlara göre hareket etmeyenlere verilen cezalar dayaktan ölüme kadar değişebiliyor.

Bu nedenlerle çağdaş insan, eğitilmiiş/kendini eğitmiş insan, bilim ile inancı birbirine karıştırmıyor.

Peki, bizde, bırakın mahalleyi ve her şeyi özünden saptırmaya çalışan kirli siyaseti, bilimin yuvası ve kalesi olması gereken üniversitede ne oluyor?

Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, YÖK’ün yarattığı ve YÖK’çü bir birim olan Türkiye Öğrenci Temsilciliği’nin organizasyonuyla, 29 Mayıs – 1 Haziran tarihlerinde “Bilim, türler arası evrimi neden kabul etmiyor?” sempozyumu düzenliyor.

Ancak bu başlık, sempozyumun içeriğini yansıtmıyor. Çünkü bu sempozyumda türler arası evrim karşıtlığı, tüm dünyada kabul gören “bilimsel” anlayış üzerinden yapılmıyor. Karşıtlık, salt inanç üzerinden tartışılıyor. Kısaca bilim adına, sapla saman karıştırılıyor. İnancın bilimmiş gibi, hem de ünivesitede gündeme gelmesi, bilimsellikle, bilimsel etikle ve yerel olduğu kadar evrensel olması gereken “üniversite” anlayışıyla da bağdaşmıyor.

Bu yöndeki tüm uyarılara karşın bu sempozyum gerçekleştiriliyor. Hem de bu olay, rektör seçiminde ilk sırayı almadığı halde rektör atandığı ilk günlerde, “Dünyayı görmeyen, vizyonsuz, lokal düşünen zihniyetin artık tasfiye olacağı” tehdidini savuran rektörün üniversitesinde oluyor!

İnsanın rektöre, “Dünyayı görmek, vizyon sahibi olmak ve evrensel düşünmek bu mu” diye sorası geliyor.

Rıfat Okçabol

Haber soL

Reklamlar