Prof. Dr. Ali Demirsoy’dan ‘üniversite camiası otuz yıldır neden suskun’ sorusuna yanıt

Prof. Dr. Ali Demirsoy, 1980 sonrası Türkiye’sinin bilimle imtihanına çarpıcı eleştiriler getirdi.

3-7 Eylül tarihlerinde Ege Üniversitesi bünyesinde İzmir’de gerçekleştirilecek olan 21. Ulusal Biyoloji Kongresi’nde, “Türkiye’de Biyoloji Eğitimi ve Evrim” başlıklı açılış dersini vermeye hazırlanan Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Demirsoy, kongre öncesi kaleme aldığı kapsamlı makalesinde Türkiye’deki bilimsel düşünce ve bilimadamı kavramlarına ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

Yaklaşık bin 700 katılımcıyı ağırlayacak olan kongredeki konuşmasının altyapısı niteliğinde olan makalesinde, meslek yaşamındaki 46 yıllık süre içinde özellikle 1980 darbesinden sonra çok sayıda gencin kendisinden bir bilim adamının tarifini ve nasıl olması gerektiğini; en önemlisi de bu kimliğin nasıl kazanılabileceğini sorduğunu kaydeden Demirsoy, “belli ki bu kadar üniversite ve bilim adamı kadrosunda bu kadar çok kişi olmasına karşın bir kuşku ve belirsizlik söz konusuydu. Açıkça birçok genç son otuz yıldır üniversite camiasının suskunluğuna bir türlü anlam verememiş. Odasına ve laboratuarına kapanmış bu insanlarla nereye gidilebileceğini merak ediyor olmalılar” ifadelerini kullandı.

İşte dünyaca tanınan ve yaptığı bilimsel çalışmalardan dolayı ‘doğaperest’ olarak anılan Prof. Dr. Ali Demirsoy’un bilimin Türkiye’de yaşadığı süreç üzerine çarpıcı değerlendirmelerini içeren, “Bilim adamı nasıl bir insan ve bilimsel düşünce ne olmalıdır” başlığını taşıyan o makalesi…

‘Dogmatik inançları olan bilim adamı olamaz’
2001 Haziran ayında, bir cuma akşamı, ATV denen bir televizyon kanalında, sürekli yapılmakta olan “Ceviz Kabuğu” programında, canlı yayına konuk olmuştum. Canlı yayına konuk olmamın nedeni, bir hafta önce yine aynı programda “Evrim Dosyası” adlı bir tartışmaya (her ikisi de hekim olan Prof. Dr. Yaman Örs ve Prof. Dr. Cevat Babuna’nın katıldığı), telefonla bağlamamdı. Telefonla katıldığım konuşmamın sonlarına doğru, “dogmatik inançları olan, herhangi bir dine mensup, ırkçılığa inanmış, ekonomik bir modele sıkı sıkıya bel bağlamış, hatta düşünmeden yargılamadan herhangi bir tanrıya inanan bir insan bilim adamı olamaz” demiş olmamdı. Benim yanımda böyle bir adam olursa, kulağından tutuğum gibi üniversiteden atarım dedim ve Türkiye’nin sözlü ve yazılı yayın organlarında kıyamet koptu. Ateistlikten bilmem ne sıfatına kadar her türlü (kendilerince suç unsuru olan) sıfatlarla beni itham etmeye başladılar. Yapımcıyı da (Hulki Cevizoğlu) tehdit etmiş olmalılar ki, bir hafta sonra beni canlı yayına çıkarmak zorunda kaldı ve yaklaşık 6-7 saatlik kesiksiz denen bir süreçte, düşüncelerimi anlatmak fırsatını yakaladım. Anlayanlar anladı…

Huxley’in agnostisizm tezi
Aslında bu canlı yayında bilim adamları agnostik olmak zorundadırlar demiştim. Üniversiteler de dahil birçok kişinin ne demek istediğimi anladığı konusunda büyük kuşkularım oldu. Agnostisizm resmi olarak ilk defa 1800’lü yılların sonunda ünlü biyolog T. H. Huxley tarafından ortaya atılmıştır: “Agnostisizm kendini, “kesinlikle tanrı vardır” diyen teizmden de “kesinlikle tanrı yoktur” diyen ateizmden de ayrı tutmadır” demiştir. Aslında eski Yunan düşünürlerinin çoğu da agnostik olarak kabul edilir.

Daha sonra bu tanım geçmişte bilinmez birçok şeye de uygulanmıştır: “Agnostisizm, tarihsel olarak bilimin denetiminden yoksun insan düşüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepkidir”. Galiba bilim adamı olmaya soyunan birinin ilk olarak agnostisizm nedir bunu öğrenmesi gerekir (sezgi yoluyla elde edilen bilgi anlamındaki gnosis sözcüğünden türeyen gnosizmin tersini ifade eder).

Bu nedenle, ben bir bilim adamı olarak, inanarak değil, yargılayarak, enine boyuna ölçerek, gelmişten geleceğe ilişkileri göz önüne alarak sonuca ulaşırım; bunun tersini yapıp da bilim adamı kadrosundan maaş alanları da şarlatanlar olarak nitelerim.

Ölüm makinasına dönüşen bilim insanları
İkinci Dünya Savaşı’ndan önce ve sırasında, Almanya’daki bilim adamları, insan öldürmek için inanılmaz silahlar ve maddeler geliştirdiler. Örneğin farklı bir dinden olan Musevileri öldürmek için çeşit çeşit zehirli gazlar; Alman ırkının dışındaki insanları öldürmek için çeşit çeşit silahlar geliştirdiler. Çünkü onlar birer teknisyendi; bilimsel düşünceyi sindirememişlerdi. Çünkü onların “başkalarının dinlerinden daha üstün olduklarına inandıkları bir dinleri, üstün olduklarına inandıkları bir ırkları, ekonomik modelleri, idare şekilleri vs.leri” vardı. Bu insanların özgür, evrensel düşünmeleri söz konusu değildi. Bilim adamı kimliği taşıyan çoğu insan dolaylı ya da dolaysız olarak birer canlı ölüm makinesine dönüştü. Bilimsel buluşların önemli bir kısmını gerçekleştiren böyle bir toplumda bir şey eksik olmalıydı…

Dogmadan gelen yok etme saplantısı
Bugün de durum aynı. Dünyanın birçok ülkesinde bilim adamlarının gece gündüz, yıkıcı aygıt ve madde üretmesinin kökünde, dünyada, kendi düşünce tarzını benimsememiş birilerini beğenmeme ya da yok etme saplantısı ya da inandıkları bir dogma vardır. En büyük tehlike, bilim adamında öncelikle olması gereken, tarafsızlık ve özgür düşüncenin (birinci koşul) özümsenmeden, her dönemde geçerli olacağını söyleyebileceğimiz evrensel değere ulaşmadan bilim adamlarında bulunması gereken (ikinci koşul) teknik bilgi ile donatılmış olmasıdır.

Bir insan bir tanrıya inanıyorsa (dünyada tanımlanmış binlerce tanrının olduğunu biliyoruz), diğerlerinden daha iyi olduğuna inandığı bir dini varsa, bir ırkın üstünlüğüne inanmış ise, bir ekonomik modelin evrensel olduğuna inanmış ise, bir idari sistemin en iyi idari sistem olduğuna inanmışı ise, o kişinin tarafsız davranması, evrensel düşünmesi ve kendini geliştirmesi, en önemlisi tüm dünya insanları için aynı etkinlikle yararlı olması beklenemez. Çünkü kalibre edilmesi çok zor olan bir ölçü sistemi, yani inanmak gibi, herkese göre değişen bir ölçü birimini kullanmayı alışkanlık haline getirmiştir. İşte dünyada akan kanın teknik düzeydeki zemini, taraflı, dogmatik düşünceli insanların yaygın olmasında yatar.

Bir insan inanmayla yola çıkarılırsa, daha inandırıcı bir şeyle karşılaştığında değerlerinin tümünü yitirebilir; esas tehlike burada yatıyor. Gelin art niyetsiz bir gözlem yapalım:

1600 yılda çok az örnek insan yetiştirmişiz 
Eğer inanma bir bilim adamında olması gereken bir özellik olarak düşünülüyorsa, o zaman, insanlık tarihine, sanata, bilime katkıda bulunmuş; yaratıcılıkta önde gitmiş ve bugün iyi olarak tanımlayacağımız, hemen her gün nimetlerinden yararlandığımız buluşların sahibi olan hemen hepsi Hıristiyanlık dinine mensup bu insanların doğruyu bulduklarına ve bildiklerine de inanıp, Hıristiyanlığı övmemiz gerekiyor. Çünkü bir bilim adamı olarak benim ve benim gibi olanların, insanlığa, kendi toplumuna bir şeyler veren insanların yanında yer alması gerekiyor. Dogmayı ve inanmayı savunan, hem de temel bilimlerde çalışan sözde bilim adamlarımızın çalışmalarına bakıyoruz. Dinsel konular hariç, çalışmalarının hiç birinde 58 İslam ülkesinde bugün ve geçmişte yaşamış herhangi bir insana atıf yapılmıyor, referans verilmiyor; açık bir anlatımla örnek olarak seçtiğiniz, değer verdiğiniz, güvendiğiniz ve önemli bulduğunuz hiçbir çalışmanın sahibi bu coğrafyalarda ve bu öğretilerde yetişmiş değil; yani 1600 yılda örnek göstereceğimiz pek az insan yetiştirmişiz.

Pekâlâ, bu mantıkla Hıristiyan ya da doğudaki yaygın doğa dinlerine mensup bunca insanın yanıldığına inanıyorsanız da, bunca olumsuz belge, bilgi ve gözleme karşın, kendinizin ya da şu anda dört elle sarıldığınız değerlerin yanılabileceğine neden inanmıyorsunuz? Yanlış uygulamadan kaynaklanıyor diyerek kurtulmak çok yüzeysel bir yaklaşım olur. En azından yanılıp yanılmadığınızı ya da gerçekten yanlış uygulanıp uygulanmadığını anlayabilmek için, şu ana kadar sımsıkı sarıldığınız dogmatik yaklaşımlarınızı neden tartışmaya açamıyorsunuz? Bugün hiç kimse, Avrupa’nın bir zamanlar kendi dogmasıyla yaptığı hesaplaşmaya yanaşamıyor.

Eğer inanmayla dünya işlerini düzene koyacaksak, ilk olarak Vatikan’a inanmamız gerekecek; çünkü bugün saygın ve etkin olarak nitelendirilen insanların çoğu, bu inanca mensup olanların arasından çıkmış; bugün hem Müslümanlarca hem bizim dışımızdaki dinlere mensup insanlarca örnek gösterilen kaç tane –ölü ya da yaşayan- insanımızı sayabiliriz? Dünya değişime açık olanların dünyasıdır; şekli bile sürekli değişen bir dünyada, bir düşüncenin ya da yaşam tarzının 1600 yıldan beri değişmediğini bundan sonra da değişmesine asla yaklaşmayacaklarını beyan eden topluluklar, yok oluşlarına bile bile imza atan insanlar olacaktır. Esasında tehlike kapımıza dayandı bile…

2007 Temmuz’unda Hollanda ve Danimarka’da sözü sayılır bir kesim, insanların ahlakını bozuyor ve sürtüşmeye sürüklüyor diye, Kuran’ın ülkelerinde yasaklanması için yasal yollara başvurdular. Belli ki bu insanlar da inançlarının kurbanlarıdır…

“Üniversiteler kimin yeri?”
Üniversiteler gerçekten bilim adamlarının yeri mi yoksa bu kadrodan ücret alan teknisyenlerin mi?

İnsanların yaşam mücadelesine atılmadan önce en son şekillendirildikleri yerler üniversitelerdir. İyi bir üniversite, kural olarak bilgili ve evrensel ahlaka sahip insan yetiştiren yer demektir. Bu nedenle üniversiteler (kelime anlamı da olması gereken anlamından kaynaklanır; yani evrensel olmadan), özgür ve yansız insanları yetiştirmek zorundadır. Bilim adamı bu nedenle, inandığı tanrıyı, mensup olduğu dini ve mezhebi ön plana çıkarmayan; hatta çalışma hayatına hiç sokmayan; ırk, ekonomik model, idari sistem sempatizanı olmayan kişilerden oluşmalıdır. Böyle bir insan sadece ileride maraz duruma geçebilecek bir gruba değil, tüm insanlığa hizmet edecek olgunluğa ulaşmış demektir.

Bilim insanının kimlikle imtihanı
Bilim adamlarının doğal olarak duygusal ve folklorik kimlikleri de vardır. Çözümleyici ve yorumlayıcı mantıklarına başvurulmadığı sürece, onlar da diğer insanlar gibi “evrensel ve milli” duygular taşımak hakkına sahiptirler. Her insandan yaşamının her evresinde ve her türlü ortamda gerçek bir bilim adamı kimliğini sergilemesini bekleyemeyiz. Onların da ailesinden, akrabalarından, yaşadıkları toplumdan aldıkları, anlamlı ya da anlamsız dini ve milli ritüelleri –bilimsel düşüncelerine karıştırmamak ve onu bir ölçü birimi olarak kullanmamak kaydıyla- yerine getirmelerini hoş görüyle karşılayabiliriz. Ancak bu hak, yetkin oldukları alana, çok defa üniversitelerin nizamiyesine (giriş kapısına) kadar geçerlidir. İçeri girildiğinde, özel kimlik dediğimiz, insanı diğer insanlardan ayıran tüm yönlenmelerinden, duygularından ve dogmatik düşüncelerinden arınmak zorundadır. Bilim adamı kadrosundan maaş alan çok kişi olmasına karşın, gerçek bilim adamının sayısının tahmin edilenden daha az olmasının nedeni bu kimlik ayırımındaki zorluğa dayanır.

Örneğin, bu satırların yazarı, kendini katıksız bir Türk milliyetçisi olarak görmesine ve bu ülkenin esenliği için her türlü özveriyi yapacağına ve uygun ve onurlu koşullarla girilecek bir Avrupa Birliği’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne çok şey kazandırabileceğine inanmasına karşın, şöyle bir senaryoda takınacağı tavır bilimsel düşüncenin ne olup ne olmadığı konusunda önemli ipuçları verebilir.

Prof. Dr. Ali Demirsoy’un AB kararı
Örneğin, Avrupa Birliği’ne girip girmeme konusunda en hararetli (çok defa da onurumuzu kırıcı) tartışmaların geçtiği 2003 yılında, Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu kişisi (ya da bakanı) Verheugen, eğer şöyle bir tezle ortaya çıkmış olsaydı: “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girip girmemesine ülkenizde yaşamakta olan Prof. Dr. Ali Demirsoy karar versin. Eğer, Demirsoy, raporunda girebilir derse, hiç bir itirazımız olmadan sizi içimize alacağız; eğer giremez derse, o zaman gereğini yapın ya da başınızın çaresine bakın”… Ve böyle bir raporun yazılması bana yönlendirilirse, bugünkü ulaşabildiğim bilgiler ışığında, ülkemi çok sevmeme karşın, bilimsel ahlakım gereği, bu raporun sonunu, “Türkiye bu mantık ve yaşam tarzı ile kesinlikle Avrupa Birliği’ne giremez” diye bağlarım. Çünkü bilimsel kimliğim, hiç kimseyi kandırmaya izin veremez ve böyle bir karara ulaşmaya sadece ve sadece bilimsel veriler “bunların başında matematiksel eşitlikler” dayanak oluşturabilir. Duygu, sevgi, nefret, sempati, arzu, aidiyet (bir dine, mezhebe, ırka, gruba, modele vs. bağlı olma); hatta doğanın işletim sisteminde hiç rastlamadığımız, sadece sosyal evrimleşmenin sonucunda insan soyuna yerleşmiş olan bazı ahlak kuralları bile etkili olmamalıdır. Bir kısmı sapkın olsa bile, geleceğe yeni kapılar açabilecek düşünceler ancak bu insanlar aracılığıyla elde edilebilir. Bu nedenle bilim adamlarını (ileri sürdükleri tezleri evrensel bilimsel yöntemlerle kanıtlamak koşuluyla) özgür tutmanın ve düşüncelerini kısıtlamaksızın duyurmalarını teşvik etmek gerekir. Onlara yapılacak müdahale ve engellemeler, er ya da geç, toplumun ayağına bağ olacak olaylara neden olacaktır. Dini yönlenmelerin ve baskıcı idarelerin egemen olduğu toplumlarda çözüm yollarının bulunamaması ve “kardeşlik sloganı ile yola çıkılmasına karşın, özellikle bağnaz dini söylemlerin sık sık dile getirildiği toplumlarda” uzlaşma kültürünün geliştirilememesinin temelinde bu mantık çarpıklığı yatar. Bunun için uzağa gitmeye gerek yok, çevremize ve şu anda uygulanan yönetimlere (yönetimimize) tarafsız bir gözle bakmamız yeterli.

Anadolu köprüsünden geçen ilk insanlar
Anadolu, dünya tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle dünyanın birçok yerinde geçerli olan bazı yaklaşımlar ve yorumlar Anadolu için tam geçerli olmayabilir. Bilinen tarihte, Anadolu, dünyanın en önemli göçlerinin yapıldığı coğrafik bölge olmuştur. Afrika’dan yola çıkan ilk insanlar bile Anadolu köprüsünden geçmiştir. Keltler, Hititler, Asurlar, Frikyalılar, Lidyalılar, Mısırlılar, tarihe damgasını vurmuş, Moğol istilası, Pers İstilası, Büyük İskender’in Seferi, Roma Seferleri, Arap-Müslüman istilası, Orta Asya ve Kafkas kökenli onlarca göç dalgası, Haçlı seferleri, Rusya ile yapılmış en az 14 büyük savaş, Birinci Dünya Savaşı sonundaki müttefik devletler istilası ve belki 2003 yılında adı konmamış Amerika çıkarması, bu bölgenin önemini vurgulamaktadır.

Her an mimariyi değiştirerek evrensel kimliğe ulaşamazsınız
Jeopolitik ve stratejik önemi bu denli büyük olan bir ülkede yaşıyorsanız; ben, dünya işlerine ya da eski dünyada olabilecek gelişmelere katılmıyorum diyemezsiniz. Bu hak, bu coğrafyadaki insanlara “ne yazık ki” tanınmamıştır. O halde, bu ülkenin insanları ve yöneticileri, her an değişecek dünya koşullarına en iyi uyumu yapmayı sağlayabilecek kısa ve uzun planları yapmak ve güncellemek zorundadırlar. Böyle bir projelendirme, kendi dünyasına gömülmüş, bilimsel gelişmelere kapalı toplum ve yönetimlerin başaracağı bir husus değildir. Açık toplum, evrimsel kimliği gerektirmektedir. Her an mimarisini değiştiren bir dünyada evrimsel kimliği kazanamamışsanız, evrensel kimliğe ulaşmada da zorlanırsınız. Bunun anahtarı dogmadan kurtulmadan geçer. Çünkü değişebilir olmanın tek yolu budur. Çünkü evrensel kimliğe sahip olma, evrensel değerlere sahip olmadan geçer.

Ya doğru bildiklerimiz yanlışsa?
Gelin görün ki, halkının %99’u Müslüman olan bir toplumun, dogmatik kabullerinden dolayı, evrensel kimlik özelliği kazanması mümkün olmuyor. Tartışmaları giyim kuşam şekillerine, beslenme çeşitlerine, bazı sosyal geleneklere indirgemeyle soruna “güya” demokratik çözüm yolları arıyoruz. Halbuki sorun şu: Avam ağzıyla söylersek, kafayı değiştiremiyoruz. Belirli bir doğrumuz var ya da bize belirli bir doğru dayatılmış; bunun üzerinde tartışmayı inanca, ırka, kültürel değerlere tehdit olarak algılıyoruz. Hiç kimse kalkıp da şu soruyu sormaya; hatta kendine bile sormaya cesaret edemiyor: Ya yaptıklarımız ve doğru bildiklerimiz yanlışsa…

Bu soruyu soracak da yanıtını arayacak olan da bilim adamlarıdır. Bir bilim adamının söylediğini yönetimler yapmak zorunda değillerdir (ülkemizde de örneği hemen hemen yoktur). Çünkü idare çok fonksiyonlu bir denklem gibidir. Koşulun birini yerine getirme illa ki başarıya götürme değildir. Bu nedenle bilim adamları da –yönetimde- her zaman doğruyu bulamayabilir ya da sundukları o anda gerçekçi ya da uygulanabilir olmayabilir. Ancak yönetime de dogmaya da, hatta evrensel değerlere de –şiddete başvurmadan- karşı çıkabilecek, farklı görüşler ileriye sürebilecek kesim üniversitelerdeki bilim adamı diye tanımlanan kesimdir. Bu kesimi baskı altında tutan hiçbir yönetim uzun sürede başarıya ulaşamaz. Çünkü yeniliklere götürebilecek kapılarını örtmüştür.

Egemen güçlerin yol haritasını izleyen bilim adamı
Bu nedenle dogmasının esiri olanlar gelişmeleri zamanında izleyemez; izlese de, yukarıda anlatmaya çalıştığımız “çözümleyici düşünce tarzına, dogmatik kalıplamalardan dolayı ulaşamaz”; bu nedenle doğru çözümü bulamaz. Egemen güçlerin hazırladığı yol haritasını izlemek zorunda kalır. Önüne döşenen mayınları göremez. Askeri de, yöneticisi de, ticaret erbabı da, sanayicisi de hatta bilim adamı da göbek bağıyla bir yerlere bağlanmayı çıkış noktası olarak görür.

Bütün bunların farkına varılmaması için de değişik yollar izlenir. Ya Müslüman ülkelerde görüldüğü gibi, baskıcı rejimler uygulanır; kıpırdanma görünürse ya da bir gitmezlikle karşılaşılırsa ya da çıkar hesapları belirli bir sınırın üstüne çıkarsa demokrasiyi getireceğiz diye yenileri ile değiştirilir. Eskisi ya da yenisi fark etmez, yönetici kadro ile emperyalist güçlerin işbirliği sürdürülür. Ya da çarpıtılmış bir demokrasi ile yola devam edilir. Bunun kolay yolu da devletten ulufe alan, dini duyguları kaşınmaya uygun olan, komşu ülkelerin adını bile sayamayan, yerini bilmeyen, vergi vermeyen, sonunu hesaplamadan çocuk yapan, antik çağdaki aydınlamaya bile ulaşmamış insanları demokrasinin bekçisi yapıp, düşünen, yazan, yaratan, doğru ya da yanlış çözüm yolları arayan, dünya gerçeklerini yakından izleyen kişileri demokrasi düşmanı ilan etmedir.

Bir ülkenin en büyük gücü özgür insanlarının sayısıdır
İşte bir bilim adamı kimliği, tüm çıkarlarından arınmış, evrensel bilgiyle alt yapısını hazırlamış, farklı düşünebilen, düşündüğünü korkusuzca yılmadan yazılı ya da sözlü olarak geniş kitlelere ulaştırmaya çekinmeyen, karar verirken dogmayı ve duygularını karıştırmayan, en önemlisi çıkarlarını ön plana almayan kimliktir. Bir ülkenin en büyük gücü bu kimlikli insanların sayısıdır.

Belirli sayısal koşulları yerine getirmeyle belirli unvanlara sahip olmak evrensel açıdan bir bilim adamı kimliğini kazanmıştır anlamına ne yazık ki gelmiyor. Ancak bir konudaki teknik bilgi düzeyinizi belki belirtiyor.

Ne yazık ki bugün dünyanın hemen her yerinde bilim adamı kavramına tam bir açıklık getirilmemiştir. Bir konuda yeterli bir uzman olma, bilim adamlığı ile eşdeğer tutulmaktadır. Aslında böyle bir kabul, anlamı ve yetkisi genişletilmiş bir teknisyenliktir. Bu nedenle de bunca yetişmiş insana karşı dünyanın acısı hiç bitmiyor. Yetkileri genişletilmiş teknisyenler insanoğlunun girdiği birçok çıkmaz yoldaki hızın ve refahın artırılmasını biraz daha güçlendirme peşindedir; gerçek bilim adamları da geleceğini, yaşamını, konumunu riske atarak yönetimleri, halkı doğacak tehlikelerden uzaklaştırmak için uyaran ve o günkü eğilimlere ters düşse de yeni çıkış yolları öneren insanlardır.

Ülkemizin bu yönde gerçek bir analizinin yapılması çok şeyi bize gösterecektir. Kim bilir 1980 Darbesinden sonra bir ülkede, bilim adamı yerine teknisyen sayısının bu denli hızlı bir şekilde artmasının arkasında yatan gerçek de öğrenilmiş olur.

Yusuf Yavuz

Haber soL

Reklamlar