Irkçılık: Bilim reddediyor ama toplum…

 

İnsanları ırk, renk veya cinsiyetlerine bağlı olarak yüceltmek veya aşağılamak, tüm zamanların en yıkıcı ve tehlikeli yaklaşımlarından biridir.

“Tüm insanlar ırk, renk veya cinsiyet farkı gözetmeksizin aynı haklara sahiptir…..ırk, renk veya inançlarına bağlı olarak insanlar arasında ayırımcılığa yol açan yasalar yürürlükten kaldırılmalıdır.”

1955 Güney Afrika Özgürlük Bildirgesi’nde yer alan bu satırlar son derece önemli hassasiyetleri dile getiriyor. Daha sonra aynı satırlara 1996 Anayasası’nda da yer verildi. Benzer ifadeler 1964 Amerikan Yurttaş Hakları Kanunu ve 1965 İngiliz Irk İlişkileri Kanunu’nda göze çarpıyor. Kaldı ki 20.yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ırk, renk, cinsiyet, din veya ulusal kökene dayanan ayırımcılık, insan hakları ihlali olarak değerlendirilmeye başladı.

Buna karşın insanlar hâlâ ırklarına ve renklerine göre farklı muamele görüyor, özellikle ayırımcılığın uzun süre yasalarla korunduğu ABD ve Güney Afrika gibi ülkelerde. Biyolojik ırkçılığa ilişkin herhangi bir bilimsel kanıtın bulunmadığını, ırkların “yalnızca” sosyal bir kurgu olduğunu yıllardır kamuoyuna duyurmaya çalışan akademisyen ve bilim insanları, ırkçılığın 21.yüzyılda da varlığını sürdürmesine akıl sır erdiremiyor.

Örtülü ırkçılık

Pek çok insan için ırkçılığın yarattığı sosyal adaletsizlikleri görmezden gelmek, ırkçılığı desteklemekle aynı anlama geliyor. Irkların bulunmadığını kanıtlayan somut genetik bulgulara karşın, insanların doğuştan daha üstün veya daha aşağı olduğu inancı, bugün pek çoklarının yaşamını karartmaya yetiyor.

Yapısal olarak daha üstün veya aşağı olma fikri, cilt rengi hiyerarşisi kavramının bir türevi. Bu problemin temeline indiğimizde karşımıza şu önyargı çıkıyor: Irklar arasındaki fiziksel farklılıklar, yeteneklerde farklılıklar yaratır ve bazı ırklar ötekilerden üstündür.

Bu görüşler insanları derilerinin rengine göre beyaz, siyah, sarı, esmer ve kızıl olarak ayıran sınıflandırmaları temel alır.. Bu da ırkçılığın, kökleri çok derinlere uzanan, bilimsellikten uzak, genetik determinizmden kaynaklandığı anlamına geliyor. Bilimsel determinizm, farklı insan gruplarının farklı yapısal kapasitelere sahip olarak doğduğunu ve bu özelliklerin doğal bir sosyal düzen oluşturduğunu iddia eder.

Koruyucu pigment

Bu yanlış inanç sisteminin kökenlerini daha iyi anlamak için insan derisinin nasıl olup da farklı renklere evrildiğini anlamak gerekir.

Melanin pigmenti kahverenginin hemen hemen sonsuz sayıda tonunu yaratır. Melaninin en koyu hali olan ömelanin, morötesi ışınlarından cilde gelebilecek zararı en aza indirmek gibi bir işleve sahiptir ve haliyle ten renginde de önemli rol oynar; derideki en önemli ve en yaygın pigmenttir.

İnsanlar, yüzyıllarca önce Afrika’dan çıkıp dünyaya yayılmıştır. Dolayısıyla kuvvetli ekvatoral güneşin altında ilk insanların cildi koyuydu ve koruyucu ömelanin açısından zengindi. Hepimiz, insanlık tarihinin yarısından fazlasında, -kabaca 200.000-80.000 yıl öncesinde- Afrikalıydık ve ten rengimiz ortama uyumluydu.

Koyu renk tenli küçük gruplar, yaklaşık 80.000 yıl önce Afrika kıtasından yola çıkıp yeryüzüne dağılmaya başladı. Bazı öncü göçmenler, güney Asya kıyıları boyunca ilerledi. Diğerleri Asya’nın batısından başlayarak iç kısımlara doğru yol aldı. Bu bölgelerde güneş ekvator kadar yakıcı değildi ve mevsimsel dalgalanmalar söz konusuydu.

İç kısımlara yerleşen bu insanların da bir bölümü zaman içinde Asya’nın doğusuna göç ederken, diğer kısmı Avrupa’nın ortalarına ve kuzeyine doğru ilerledi. Böylece insanlar giderek daha az güneş gören bölgelerde yerleştiler. Buna bağlı olarak genetik değişiklikler-mutasyonlar- daha açık tenli insanların ortaya çıkmasının yolunu açtı.

Morötesi radyasyon çoğunlukla zararlıdır, fakat az miktarda UVB cildin D vitamini üretmesi için gereklidir. Ten renginin açılmasına yol açan bu evrim, UVB düzeyinin düşük olduğu ortamlarda yaşayan insanların D vitamini üretebilmesi anlamına geliyor.

UVB’nin az olduğu ortamlarda açık ten renginin evrimi, doğal seçilimin somut bir kanıtıdır. Açık tenli insanların yeniden UV’nin kuvvetli olduğu bölgelere göç etmesi durumunda derileri yeniden koyulaşır. Kısaca deri pigmentasyonundaki değişiklikler, varolan koşullara uyumun yarattığı sonuçlardan başka bir şey değildir. Deri, insanı çevre koşullarından koruyan en önemli savunma silahı olduğu için tarih boyunca doğal seçilime maruz kalmıştır.

Eski yunan ve Mısır’da yoktu

İnsan popülasyonları yayıldıkça, daha önce birbirlerinden kopuk bir yaşam sürdüren gruplar, aralarında ilişki kurup, ticaret yapmaya başladılar. Nil Nehri boyunca ve Akdeniz kıyılarında farklı deri renklerine sahip insanlar ilişkilerini geliştirdiler.

Bu ilişkiler son derece yararlı ve bilgilendiriciydi. Eski Yunan ve Mısır’a ait belge ve bulgulara göre, o dönemin insanları renk farklılıklarının bilincindeydi, ancak bu farklılıklar ilişkilerini ve ticari işlemlerini etkilemiyordu. Kısaca o dönemde cilt rengi farkı, insanların değerini artıran ve çoğaltan bir unsur olarak görülmüyordu.

Görme yetisi tüm algıyı etkiliyor

Bir insanın derisinin rengi en fazla dikkat çeken özelliğidir. Ayrıca insan, renkler arasında en başarılı ayırımı yapan hayvandır. Bu, genetik olarak önyargılı olmaya programlandığımız anlamına gelmez; yalnızca dünya ve diğer insanlara ilişkin izlenimlerimizin gördüklerimizden yararlanarak oluşturduğumuz anlamına gelir. Yeni algılarımızı, görsel anılarımızla karşılaştırırız. Kısaca görme yetimiz sosyal varlıklar olarak yaşantımızın her yönüne sızmıştır.

Sosyal uyum nasıl oluşur? Çevremizdeki insanları ilk önce meraklı bakışlarla süzeriz, eğer ne yapacağımızı bilmiyorsak, genellikle güvendiğimiz ve saygı duyduğumuz insanların ne yaptığına bakarız. Küçük bir çocukken büyüklerimizi izler ve onları taklit ederiz. Vücut dilinin bizlere “söylediği” sosyal nüanslar en önemli kılavuzlardır. Görsel farkındalık ve taklit yeteneğimiz sayesinde sosyal gruplara uyum sağlarız.

Bu eylemler sayesinde başkaları tarafından kabul görürüz ve karşı taraftan da olumlu tepkiler alırız. Yalnızca yetkili insanların yaptıklarını izlemekle yetinmeyip, onları dikkatlice dinler ve onların ait olduğu sosyal sınıfı taklit ederiz. Çocukken küçük ama önemli görsel ve sözel ayrıntılardan kimlerin bizlere yakın olduğunu anlarız.

Önyargının yayılışı

Böylece önyargılar yavaşça ve sinsice yaşantımızın en ücra köşelerine dek sızar. Çevremizdeki insanları değerlendirirken, güvendiğimiz insanların davranışlarını örnek alırız. Zihnimiz, insanları farklı kompartımanlara yerleştirmeyi kolaylaştıracak şekilde düzenlenmiştir. Böylece kendimizin de içinde bulunduğu grubu kayırmaya başlarız.

Bizim grubumuzun dışında kalan gruplara karşı tepkimiz otomatik olarak olumsuz olmayabilir. Bu kişilere karşı takınacağımız tavrı beynimizdeki sinirsel tepkiler (özellikle amigdala’dakiler) belirler. Klişeleri yaratan, dış gruplara karşı beynimizin geliştirdiği tepkiler değildir; bunları yaratan sürekli olarak tekrarlayan olumlu veya olumsuz çağrışımlardır.

Aslında M.Ö. 3150 ile M.S. 476 yılları arasında Nil Nehri kenarında veya Akdeniz kıyılarında yaşayan insanlar arasındaki ticari ağları ve toplumsal ilişkileri belirleyen insanların deri rengi değil, kültürel benzerlikler ve farklılıklardı. Kölelik bu dönemde vardı; ancak kölelerin çoğu savaşta esir alınmış insanlardı.

Bütün bu tablo ortaçağda uzun mesafe yolculuklarının daha hızlı, güvenli ve yaygın hale gelmesiyle değişti. Böylece insanlar uzaklarda yaşayan “diğerleri” ile hiç de hazırlıklı olmadıkları bir anda karşılaşınca, birbirlerinin farklı görüntüsünden ürktüler.

Ne yazık ki bu karşılaşmada taraflar ne askeri ne de sosyal açıdan eşitti. Kaldı ki denizden gelen Avrupalıların eşitlikçi olmak gibi bir kaygıları da yoktu; büyük bir aç gözlülükle yerlilerin zenginliklerini yağmaladılar. Yerlilerin farklı renkleri Avrupalıları şaşırttı. Ancak bu şaşkınlıkları aşağılama ve küçümseme ile karışıktı.

İlk sınıflandırma

İnsanlarla ilgili ilk bilimsel taksonomi (sınıflandırma bilimi) 1735 yılında Carl Linnaeus tarafından yapıldı. Linnaeus, Systema Naturae isimli kitabında insanları ten rengine göre dört gruba ayırıyordu. 1758 yılında Linnaeus buna ek olarak grupları ayrıca karakterlerine göre de sınıflara ayırdı.

İnsanların karakterleri ve yetenekleri ile fiziksel özellikleri arasında ilişki kurma girişimi bugün bildiğimiz şekliyle ırkçılığın temellerini oluşturdu. Bu noktadan sonra karakter ile fizyonomi arasında bir bağlantının kurulması, önyargı, nefret ve rahatsızlığın duygusal bir ifadesi olarak değil, bilimsel bir yaklaşım olarak kabul görmeye başladı.

KANT’IN IRKÇILIĞI

Linnaeus’un taksonomisini yeniden elden geçirmesinin üzerinden 30 yıl geçmeden Immanuel Kant 1785 yılında ilk kez “ırk” (Almancası rassen) sözcüğünü kullandı. Bu sözcük ile cilt rengini ve geldiği yeri kastediyordu.

Kant’a göre ırklar sabit ve değişmezdi. Sınıflamayı yeteneğe göre yapıyordu: En üstte Avrupalılar, onun altında daha az yetenekli “sarı Hintliler”, bir altında “zenciler” ve en alt sırada da “Amerikan yerlileri” yer alıyordu. Aralarında filozof Johann Gottfried von Herder ve doğa bilimci Johann Friedrich Blumenbach gibi çağdaşlarının da bulunduğu bilim insanlarının sert eleştirilerine hedef olan Kant, yine de ırkçılık tanımında israr etti; geri adım atmadı.

Kant ve kendisini izleyen kuramcılar, cilt rengi ile karakter arasında bir denklem kurarak, açık renkli insanların oluşturduğu ırkların daha üstün, koyu renklilerin ise aşağı olduğu fikrini insanların kafalarına yerleştirdiler. Böylece ikinci gruptakilerin beyazlara hizmet etmekle yükümlü olduğu görüşü normal karşılanmaya başladı.

Kant’ın renk ve karakter ile ilgili fikirleri geniş bir kesim tarafından uzun süre kabul gördü, çünkü eserleri tüm dünyada okunuyordu ve filozof olarak çok saygın bir yere sahipti. Bunun yanı sıra kendisini izleyenlerin çoğu, koyu renkli insanlarla yakın temas kuracak ortamlarda bulunmadıkları için bu insanları tanımıyorlardı.

Koyu renk= Diğerleri

Koyu renk teni “diğer” kavramıyla eşitlemek tüm zamanların en yıkıcı entelektüel kurgularından biridir. Irkların doğuştan üstün veya aşağı olma hali ile ilgili görüşler, önce Batı Avrupalı aydınlar, daha sonra daha geniş halk kitleleri tarafından geniş kabul gördü, çünkü bu görüşler varolan klişeleri destekler nitelikteydi.

Koyu renk ten ile insana biçilen değer arasında kurulan bu negatif bağlantı, kıtalararası esir ticaretinin gelişmesiyle çok kârlı bir alan haline geldi. Afrikalıların endüstriyel ölçekte köleleştirilmesi, kamuoyunda çok fazla tepki uyandırmıyordu, çünkü siyah derililerin beyazlara hizmet etmek üzere dünyaya geldikleri fikri, doğal bir gelişme olarak kabul görüyordu.

Hatta 1823 yılında Encyclopaedia Britannica’da “NEGRO” sözcüğü şöyle tanımlanıyordu: “Bu talihsiz ırk, ahlaki bozuklukların adresi gibidir: Tembellik, ihanet, kindarlık, acımasızlık, arsızlık, hırsızlık, yalancılık, saygısızlık, sefahate düşkünlük gibi.. Merhamet duygusundan habersizdirler ve insan ruhunun kendi haline bırakıldığında ne kadar yozlaşabileceğinin en tipik örneğidirler.”

19.yüzyılın başlarında açık renk tenli insanlar “normal”, diğerleri normalden sapma olarak değerlendiriliyordu.

19.yüzyılın sonlarına doğru Sosyal Darwinizm’in doğuşu ile beyazların üstünlüğü fikri doğal düzenin bir parçası olarak biraz daha pekişmiş oldu. Çünkü bazı “ırklar” daha fazla evrilmişti ve daha iyi uyum sağladıkları için kültürel olarak daha üstünlerdi.

ABD ve Güney Afrika’da kara derili işçilerin sömürülmesi, ekonomik büyümenin itici gücüydü. Renk ayırımını yargı da destekliyordu. Kuşaklar boyunca renge dayalı ırksal ideolojiler, kültürel gelenekler ve klişeler üzerinden uzun yıllar varlığını sürdürdü.

Olumsuz betimlemelerle ilişkilendirilen ırkçı yaklaşımlar, hem aşağılanan gruplar üzerinde hem de yüceltilen gruplar üzerinde derin izler bıraktı. Bazı grup üyeleri bu yakıştırmaları bir kader olarak algılayıp mücadeleyi bıraktı.

Mücadele yöntemleri

Irkların insanların kaderini belirlemediğini artık biliyoruz. İnsan davranışları ve görüşleri, deneyimlere ve daha da önemlisi bilinçli tercihlere bağlı olarak sürekli olarak değişime ve yenilenmeye açıktır. Önyargılar, kişisel deneyimlere ve bilgi birikimine dayanarak değiştirilebilir veya tümüyle ortadan kaldırılabilir.

UNESCO, özellikle büyük kentlerde yaşamı tehdit eden ırkçılık ve ayırımcılığa karşı mücadelede atılacak adımların başında, ırkçı saldırılara hedef olması muhtemel grupların ve bireylerin tespit edilmesine ve bu kişilerin ihtiyaçlarının belirlenmesine öncelik verilmesi gerektiğini öne sürüyor. Resmi kurumların pozitif ayırımcılıkla bu kişilere iş olanakları sağlamasını, belediyelerin düzenlediği etkinliklere katılmalarını kolaylaştırarak

Irkçılıkla mücadelede bir diğer önemli adım da ırkçılığı meşru kılan kurumları ortadan kaldırmaktır. Buna en iyi örnek Güney Afrika’da ırkçılığa karşı oluşturulan Anti-Apartheid Hareketi’ydi. Nelson Mandela iktidarında bu kurumlar işlevsiz bırakılınca ırkçı-ayrımcı uygulamalar durduruldu ve Apartheid ortadan kalktı..

Irkçılığın cehalet, güvensizlik ve korkudan beslendiği gerçeğinden yola çıkıldığında eğitimin önemi ortaya çıkıyor. Taze beyinler farklılıkları nasıl kabul edeceklerini öğrendikleri zaman ırkçılığın anlamsız, temelsiz ve yıkıcı bir yaklaşım olduğunu anlayacaklardır.

Derleyen: Reyhan Oksay Kaynak: New Scientist, 1 Eylül 2012

http://www.ueunion.org/php/uewebprn.php?wsfn=policy_cu.html

http://scientificamerican.com/article.cfm?id=racism-not-hardwire

http://www.unesco.org/new/en/social-and-human-sciences/themes/fight-against-discrimination/coalition-of-cities/

 

28 Eylül 2012

Cumhuriyet

Reklamlar