Evrimleşen insan, bugüne uyum sağlayamıyor

Bugün insanların çözmekte zorlandığı sorunların pek çoğunun kaynağı, atalarımızın uyum sağlamak için milyonlarca yıl boyunca çaba harcadığı çevre ile bugün yaşadığımız dünya arasındaki uyuşmazlıktır.

Aslında bu uyuşmazlığın çıkış nedeni, evrimin sınırlarını aşma dürtüsünün bir sonucudur. Yalnızca insanlarda görülen bu dürtü, fiziksel ve zihinsel yeteneklerimizi olabildiğince esnetmemiz için bizleri zorluyor. İşte bu noktada imdadımıza bilim yetişiyor.

Antropologlar bilimin şu klasik klişesini sürekli tekrarlar: “İnsanlık tarihinin % 99’u küçük avcı toplayıcı gruplar halinde, düz çayırlık alanlarda geçmiştir.” Gerçekten de atalarımız milyonlarca yıllık geçmişlerinde, bugün insanı insan yapan özelliklerimizin pek çoğunu kazandılar. Örneğin iki ayak üzerinde yürümek ve büyük beyin gibi..

Kuşkusuz bu evrimsel kazanımlarımızın hepsi için ağır bedeller ödüyoruz: İki ayak üzerinde dikilmenin bedeli bel ağrıları; büyük beynin bedeli de varoluş ile ilgili umutsuzluk ve mutsuzluk hissidir. Anlaşılıyor ki evrimin bizlere sağladığı her avantaj için her zaman bir bedel ödemek zorunda kaldık ve kalıyoruz.

Evrimin sınırlarını zorlama dürtüsü

Kazanımlar için ödediğimiz bedellerin yol açtığı sorunlar her geçen gün çığ gibi büyüyor. Sonuçta bugün yaşadığımız dünya ile bedenimizin ve aklımızın uyum sağlamış olduğu dünya arasındaki farklılık dramatik boyutlara ulaşmış durumda. Örneğin akşam yemeği için bütün gün bir mamutun peşinde koşuşturacağımıza, bir telefonla ayağımıza pizza getirtebiliyoruz. Yakın arkadaşlarımızla görüşmek için kilometrelerce yol kat etmek yerine, bir tık ile Facebook’a girmek yeterli olabiliyor.

Evrim geçirdiğimiz ortam ile modern çağın bizlere sunduğu ortam arasındaki uyumsuzluğun nedeni, insanoğluna özgü bir özellikten kaynaklanıyor. Bu özellik, evrimin bize dayattığı sınırları aşma dürtüsüdür. Daha hızlı, daha akıllı, daha uzun ömürlü olmak için çabalayan insanlar, bedensel ve zihinsel kapasitelerinin yetersiz kaldığı durumlarda alet geliştirdi. Doğal olarak bu süreçte insanların en büyük yardımcısı bilim oldu. İnsanoğlunun mevcut kapasitesini aşma dürtüsü en önemli, en belirleyici özelliğidir.

Milyonlarca yıl öncesi ve bugün

Doğal seçilimin bizleri ne gibi bir kalıba soktuğunu daha iyi anlamak için atalarımızın yaşadığı savanalara (Savan ya da savana: tropik yağmur ormanları ile kuru çöller arasındaki geçiş bölgesinde yer alan geniş çayırlar) bir göz atalım. Bu açık alanlar bizim maymun atalarımızın ev olarak kabul ettiği ormanlık alanlardan çok farklıdır. Bir kere savanalarda güneş daha yakıcıdır. Ayrıca bitki kaynaklı besinler daha kısıtlıdır. Savanlarda yenilebilir meyve ve ot daha az olduğu için insanlar çayırlarda otlayan hayvanların etini yemeğe başladılar. Bütün bunların sonucunda atalarımızın vücut kılları dökülmüş, sert bitkileri kemirmek zorunda kalmadıkları için de azı dişleri küçülmüştür.

Yiyeceğin daha zor elde edilir hale gelmesinin bir diğer sonucu da atalarımızın vücutlarının kalori depolamaya daha uygun hale gelmesidir. Bugün aynı metabolizmaya sahip olan biz modern insanlar, hamburger avlayıp, patates kızartması topladığımız için obezite salgını ile mücadele etmek zorunda kalıyoruz.

Bir de bağışıklık sistemimizin milyonlarca yıl önce ne gibi koşullara maruz kaldığını bir düşünün. O dönemde insanların yeni bir virüsle karşılaşma olasılığı çok düşüktü. Oysa bugün herhangi bir havaalanında hapşırdığınız zaman taşıdığınız mikrop, bir gün sonra dünyanın öbür ucundaki hiç tanımadığınız insanlara kolayca bulaşabilir.

Primat olarak insan: Ne balık, ne de kuş

Ayrıca davranışlar söz konusu olduğunda, eski-yeni karşılaştırması daha da ilginç hale geliyor. Primat standartlarında modern insan ne balık ne de kuştur. Özellikle şu örnek çok ilginçtir. Primat türleri genel olarak iki farklı tipe ayrılır. İlk grupta dişi ve erkek, uzun süreli, tek eşli bir beraberlik sürdürür; bu ilişki tipine bugün sosyal ve cinsel monogami diyoruz. Bu gruba girenlerde erkekler de yavrunun bakımını büyük ölçüde üstlenir. Ve bu çiftlerde dişi ve erkeğin boyutları birbirinden çok farklı değildir. Gibbonlar ve Güney Amerika’da yaşayan çok sayıda maymun bu gruba girer. “Turnuva Tipi” olarak bilinen ikinci gruptakiler, bunların tam tersidir; dişiler yavruların bakımını üstlenir; daha iri ve daha çarpıcı bir görünüme sahip olan erkekler, zamanlarının büyük bir kısmını saldırgan bir pozda, çevrelerine “posta atarak” geçirirler.

İnsanlara gelince… Anatomik, fizyolojik ve hatta genetik ölçütler dahilinde ne tek eşli, ne de turnuva tipidir; ikisinin tam ortasında, şaşkın bir halde bir uçtan diğer uca savrulur.

Davranışlar söz konusu olduğunda modern insanın ayrıca çok yoğun şekilde sosyal bir primat olduğunu görüyoruz. İnsanlar son derece karmaşık sosyal etkileşim senaryolarına ayak uydurabilir; sosyal bir kuralın ihlal edilip edilmediğini da hemen anlar (insanlar hile yapan birini, dürüst birinden daha çabuk ve daha kolay anlar). Ayrıca yüz tanıma konusunda eşsizdirler.

İnsanların sosyal zekası rakipsiz

Sosyal bir beyne sahip olmanın avantajları açıktır. Bu sayede başkalarının zihinlerinden geçeni okuma yeteneğimiz geliştiği gibi, sosyal manipülasyonlarda da rakip tanımayız. Bu bağlamda potansiyel eşi bulma ve arkadaş edinme konusunda da oldukça becerikliyizdir. Yetişkin bir insanın mesleğinde başarılı olup olmayacağı genellikle üniversite sınavlarında aldığı puana değil, gençliğindeki sosyal zekasına bağlıdır.

Primatlarda sosyal zeka söz konusunda olduğunda insanlar rakip tanımaz. Avcı-toplayıcı atalarımız zamanında şekillenmiş olan beynimiz, bugünkü farklı koşullara bir şekilde uyum sağlıyor. Örneğin yüzünü bile görmediğimiz insanları öldürme olanağına sahibiz. Bir insanın resmine bakıp, nasıl koktuğunu bile bilmeden o kişiyi arzulayabiliyoruz. Aslında bütün bunlar tipik bir memeli için çok tuhaf davranışlardır.

Bilim imdadımıza yetişiyor

Bugünkü dünyayı yaratan, kendisine bu yeni dünya içinde sağlam bir yer edinen insanın, doğası gereği sınırlandırılmaya gelmediği açıkça anlaşılıyor. Bağlarımızı koparma konusunda ne kadar becerikli olduğumuz da ortada. Hominid sınırlarımızı aşma sürecinde insan en sağlam desteği de bilimsel yaklaşımdan görüyor. Oysa dünyayı bu kadar farklı bir yaşam alanına dönüştüren de, tehdit eden de bilimden (bilinçsiz insanların elinde) başka bir şey değildir. Bitki ve hayvanları evcilleştirmeyi başaran ilk genetikçileri ele alalım. Devrim niteliğindeki bu gelişme, o dönemde insanların karnını doyururken, bugün dünyada doğal kaynakların tükenmesine yol açıyor ve açlık tehlikesini de beraberinde getiriyor.

Daha soyut bir bağlamda bilim, insanların “normal” ve “daha iyi” olarak değerlendirdiği kavramları da mercek altına alıyor. Ayrıca bizim kim ve ne olduğumuz da sorguluyor. Bilim sayesinde insanların beklentilerinin sonu gelmiyor; ortalama boylarımız uzuyor, zeka testlerinden aldığımız puanlar yükseliyor. Yine bilim sayesinde sporda kırılan rekorlara her gün bir yenisi ekleniyor.

Bilim, evrimsel sınırların aşılmasında yardımcı olurken, bu değişikliklerin insanları ne kadar az değiştirdiğini görmek şaşırtıcıdır.. Ne kadar uzun yaşamak istersek isteyelim, hepimiz bir gün bu dünyadan çekip gidiyoruz. Her ölüm bir nedene bağlı olarak gerçekleşiyor ve her ölümün erken olduğu düşünülüyor. Ve insanların ortalama olarak daha uzun boylu, daha akıllı ve daha sportif olması ise beraberinde çok sayıda sorun getiriyor. Aslında kimse ortalamalarla ilgili değil. Birey olarak herkes bir diğerinden daha iyi olmak istiyor. Beynimiz aslında kıskanç ve rekabetçi olduğu için mutlak değerlerle değil, farklılıklarla ilgilidir. Bu yapıdaki bir beyin, bizlere uyaranların kalitesiyle ilgili değil, görece olarak uyaranın çevresindeki uyaranların kalitesiyle ilgili bilgi veriyor. Örneğin retina hücrelerinin herhangi bir renge verdiği tepki, zıt bir renk ile çevrelenmiş başka renge verdiğinden daha azdır (yeşil ile çevrelenmiş kırmızı gibi).

Hepimiz daha zeki olmak isteriz ama en çok da komşumuzdan daha akıllı olmak isteriz. Aynı şey atletler için de geçerlidir. Aslana yem olmamak için bir insanın ne kadar hızlı koşması gerekir? Tabi ki yanında koşandan daha hızlı olması yeterlidir.

İnsanları evrimin sınırlarını zorlamasına yol açan aslında bilinmeyene duyduğu meraktır. Başka bir deyişle, bilimin evrimin sınırlarını aşma konusunda insanlara ne kadar ve nasıl destek olacağı, insanların ürettiği soruların cinsine bağlıdır. Stanford Üniversitesi Biyoloji ve Nöroloji Bölümü’nden Profesör Robert M.Sapolsky’ye göre insanlar dört çeşit soruya yanıt arar. Birincisi bilimin asosyal yapısı ile ilgilidir. Başka bir deyişle cansız nesnelerle ilgili olan sorulardır. Örneğin astrofizikçilerin diğer güneş sistemlerindeki gezegenleri keşfetmeye çalışmasının altında bu merak yatar.

Bilim, ikinci olarak kuantum mekaniği, nanoteknoloji ve parçacık fiziği gibi göremediğimiz nesnelerle ilgili soruları yanıtlar. Bu doğrultuda laboratuvarlarlarda bir tüpten diğerine bir takım sıvılar enjekte eden bilim insanları, klonlama ve yapay dölleme gibi keşiflerle insanların evrimsel kazanımlarını daha da güçlendirmiştir.

İnsanlar, hayvanlar aleminde geçmişini en iyi hatırlayan, gelecek ile ilgili kaygıları olan tek hayvandır. Ne var ki bu alanda yeterli donanıma sahip değiliz. Kuşkusuz avcı-toplayıcı atalarımız, geçmişlerini ancak yaşlılarından duydukları kadarı ile bilebilirlerdi. Üçüncü soru tipi ise geçmiş ve geleceğimiz ile ilgilidir. Ancak bu sorular, geçmişin çok gerisi, geleceğin de çok ilerisi ile ilgilidir. Örneğin bir sonraki buzul çağı ne zaman oluşabilir? Ya da milyonlarca yıl sonra hamamböcekleri bizleri yönetebilecek zekaya sahip olabilecek mi?

Dördüncü olarak insanların sınırlarını en fazla zorlayan sorulara sıra gelir. Örneğin özgür irade diye bir şey var mı? Bilinç nasıl çalışır?

Tahminen bu gibi sorular karşısında bizim taş devri atalarımızın aklı havlu atmıştır; hatta bunların tanrılar tarafından yanıtlanmasını beklemiş bile olabilirler.

İnsanoğlu büyük bir cesaretle bu soruların üzerine giderek bugünlere ulaştı. Bilgi dağarcığı geliştikçe, merakı artan insan daha fazla soru sormaya başladı. Şimdi fütüristler, bu soruların bizleri ne gibi bir geleceğe taşıyacağını hesaplamaya çalışıyor.

Bazı bilim insanlarına göre evrim süreci avcı-toplayıcı atalarımızın döneminde son bulmuş değil, günümüzde de devam ediyor. Belki bir gün avcı-toplayıcı atalarımızın zihinsel ve bedensel yapısı zamanın koşullarına uyum sağlayacak ve insanlar yukarıda açıkladığımız uyumsuzlukları yaşamayacak.

Derleyen: Reyhan Oksay

Kaynak: Scientific American dergisi, Eylül 2012

http://discovermagazine.com

http://news.nationalgeographic.com/news/pf/8656051.html

http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=the-future-of-man

Cumhuriyet

Reklamlar